“Zenginler fakirlere Tanrı’dan başka bir şey bırakmadılar..." (Friedrich Nietzsche)
Zengin ülke ve kişilerin çoğunun seküler, fakir ve sömürülen ülkelerin ise muhafazakar olması ilginç olmakla birlikte bu söylenen sözü mü tasdik ediyordu yoksa?
Fakirlik yaratıcıya inanmayı mı gerektirir, dindar insanlar hep fakir mi olurlar?
Kapalı bir kadın düşünün, tamamen tesettürde ve hatta bir de peçeli olsun, bu toplumun kadına bakışına bakalım;
''bilgide fakir,
medeniyetten fakir,
makam ve mevkiden fakir,
cebindeki para konusunda fakir.''
Neden böyle bir algı olduğunu düşünüyorum.
Yetim, öksüz, okuma yazma bilmeyen, kuş tüyü yastık da değil de hasırda uyumaktan yüzünde iz olan peygamberimizin, bulunduğu Mekke beldesinin en zengini olmadığı için mi?
Ya da ona inanan ilk kişilerin bulunduğu düşük statüler mi?
Tüm bunlara bakarak bir yaratıcıya inanmak fakir tesellisi ve fakir olmayı mı gerektiriyordu?
Nitekim okuduğum bir hadiste de Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in cennet kapısında durduğunda içeri girenlerin tamamının yoksullar olduğunu, zenginlerin ise hesap görmek için alıkonulduğunu görmüştür: “Ben cennetin kapısı önünde durdum, oraya girenlerin çoğu fakirler idi. Zenginlik sahipleri (fakirlerle beraber cennete girmekten) alıkonulmuşlardı.
Aklı kurcalayan sorularla birlikte çıkılabilecek uzun bir düşünce akışı, insanın bir nevi ihtiyaç listesi olan yaşam piramidinin beşinci basamağında kendisiyle boğulmayan her kişi bulunduğu noktada kendini gerçekleştirebilir.
Ne demek istiyorum?
İnsan, ihtiyaçsızlaştıkça kendini yükseklere çıkarmasıyla başlayan bir serüvendir; önce evin katları yükselir, giydiği elbise fiyatından yediği yemek çeşidine kadar meselenin ilerlemesi ve bulunduğu duruma alışmasıyla girilen bir takım haletlere bürünür. Kısacası; insan kimseye ihtiyaç duymadan kendi kendine yeteceğini sanar, kan ve damarlarında ilerleyen kibir ve ego ile birlikte işin en uç noktası 'narsist' olmaya kadar gider.
Rububiyet ve Ubudiyet Kavramları
Daire-i rubûbiyet, Cenab-ı Hakk’ın, “zâtını, şuunâtını, sıfatlarını, fiillerini ve isimlerini” ifade etmektedir.
Daire-i ubûdiyet ise bir kul olarak daire-i rubûbiyete karşı yapmamız gereken görevlerin tümünü içine alır.
Daire-i ubudiyette olan insan, kendisine verilen bir damla ilahlık duygusunu zenginliğin verdiği sözde kuvvetle o kadar çok besler ki bu duygu kişide kökleşir. Bununla beraber kişi, ''Artık ben, bana yetiyorum. Her şey benim elimde. İstediğim ve dilediğim her şeyi bir işaret ya da sözle gerçekleştirebilirim.'' gibi kaprislerle kendini ilahlaştırma içine girer, kendi içinde elbette. İşte; topal bir sineğe bile yenik düşecek olan insanın girdiği bu ego ve gülünç halleri böyledir.
İstisnalarla birlikte tarih tanrısız zenginlerle doludur. Nemrut, Firavun vb. kişiler tanrısız zenginlere birer örnektirler. Etrafımıza baktığımızda da günümüz enlerinin kaçının dindar veya inançlı olduğunu görüyoruz? Sonuç olarak rububiyet ve ubudiyetin birbirine karışması durumu söz konusudur.
Ayrıca sadece zenginlikte de değil, gençlik dediğimiz; her insanın en çevik, güzel ve ihtiyaçsız olduğu bir zaman dilimi de buraya girmektedir. Burdan yola çıkarak şöyle deriz: gençlik de ihtiyaçsızlıkla birlikte ego ve kibirle oluşan tanrısızlığa sebebiyet verir.
Gençliğini yitiren birçok insanın yaşının ilerlemesiyle yaratıcı kavramına inanmaya başlaması, zenginin ise malını yitirdiğinde asıl mal sahibini bulmasının neticesinde anlaşılıyor ki;
İnsana bahşedilen sonsuz acizlik içindeki az bir ilahlık güdüsü kişiyi bu hale getiriyorsa, tam tersi şeklinde, insanda sonsuz güç yetisiyle birlikte az bir acizlik olsaydı bu sefer O'nu kabul etmemede ne derece ileri giderdik?
Sözde zenginlerin ve gençlerin girdikleri ihtiyaçsızlık sarhoşluğu ile yaratıcıyı reddetmiş olmaları hiçbir şey ifade etmemekle birlikte bu reddediş kendilerini en ihtiyaç sahibi olarak bulacakları son nefese kadar sürebilir.
Şimdi de tesettür ve fakirlik algısının neden oluştuğu konusunu incelersek; en başta medeniyetten yoksunlukmuş gibi görünen bu giyim kime ve neye göre medeniyetsiz? Eğer bu medeniyetsizlik göstergesi ise bu durumda sahıslar adedince medeniyet ve ahlak kavramı ortaya çıkar. Makam, mevki ve zengin olmak gibi sıfatlar ise buradaki olayda tamamen kişinin cüzi ihtiyari meselesi olur. Yani kendi tercihlerinden dolayıdır. Makam ve mevkiye yönelmemek şahıslara bağlanılabilecek meselelerdir. Böyle olmasa dahi kendini açığa vurmamalarından kaynaklı böyle bir algı oluşturulmuştur.
Reklam yapmamak, göz önünde olmamak ve o kişileri makam ve mevkiden uzak görmek müslüman kadın veya erkeğe olan algının bu yöne kaymasında sebebiyet verir.
Zengin ülke ve kişilerin çoğunun seküler, fakir ve sömürülen ülkelerin ise muhafazakar olması ilginç olmakla birlikte bu söylenen sözü mü tasdik ediyordu yoksa?
Fakirlik yaratıcıya inanmayı mı gerektirir, dindar insanlar hep fakir mi olurlar?
Kapalı bir kadın düşünün, tamamen tesettürde ve hatta bir de peçeli olsun, bu toplumun kadına bakışına bakalım;
''bilgide fakir,
medeniyetten fakir,
makam ve mevkiden fakir,
cebindeki para konusunda fakir.''
Neden böyle bir algı olduğunu düşünüyorum.
Yetim, öksüz, okuma yazma bilmeyen, kuş tüyü yastık da değil de hasırda uyumaktan yüzünde iz olan peygamberimizin, bulunduğu Mekke beldesinin en zengini olmadığı için mi?
Ya da ona inanan ilk kişilerin bulunduğu düşük statüler mi?
Tüm bunlara bakarak bir yaratıcıya inanmak fakir tesellisi ve fakir olmayı mı gerektiriyordu?
Nitekim okuduğum bir hadiste de Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in cennet kapısında durduğunda içeri girenlerin tamamının yoksullar olduğunu, zenginlerin ise hesap görmek için alıkonulduğunu görmüştür: “Ben cennetin kapısı önünde durdum, oraya girenlerin çoğu fakirler idi. Zenginlik sahipleri (fakirlerle beraber cennete girmekten) alıkonulmuşlardı.
Aklı kurcalayan sorularla birlikte çıkılabilecek uzun bir düşünce akışı, insanın bir nevi ihtiyaç listesi olan yaşam piramidinin beşinci basamağında kendisiyle boğulmayan her kişi bulunduğu noktada kendini gerçekleştirebilir.
Ne demek istiyorum?
İnsan, ihtiyaçsızlaştıkça kendini yükseklere çıkarmasıyla başlayan bir serüvendir; önce evin katları yükselir, giydiği elbise fiyatından yediği yemek çeşidine kadar meselenin ilerlemesi ve bulunduğu duruma alışmasıyla girilen bir takım haletlere bürünür. Kısacası; insan kimseye ihtiyaç duymadan kendi kendine yeteceğini sanar, kan ve damarlarında ilerleyen kibir ve ego ile birlikte işin en uç noktası 'narsist' olmaya kadar gider.
Rububiyet ve Ubudiyet Kavramları
Daire-i rubûbiyet, Cenab-ı Hakk’ın, “zâtını, şuunâtını, sıfatlarını, fiillerini ve isimlerini” ifade etmektedir.
Daire-i ubûdiyet ise bir kul olarak daire-i rubûbiyete karşı yapmamız gereken görevlerin tümünü içine alır.
Daire-i ubudiyette olan insan, kendisine verilen bir damla ilahlık duygusunu zenginliğin verdiği sözde kuvvetle o kadar çok besler ki bu duygu kişide kökleşir. Bununla beraber kişi, ''Artık ben, bana yetiyorum. Her şey benim elimde. İstediğim ve dilediğim her şeyi bir işaret ya da sözle gerçekleştirebilirim.'' gibi kaprislerle kendini ilahlaştırma içine girer, kendi içinde elbette. İşte; topal bir sineğe bile yenik düşecek olan insanın girdiği bu ego ve gülünç halleri böyledir.
İstisnalarla birlikte tarih tanrısız zenginlerle doludur. Nemrut, Firavun vb. kişiler tanrısız zenginlere birer örnektirler. Etrafımıza baktığımızda da günümüz enlerinin kaçının dindar veya inançlı olduğunu görüyoruz? Sonuç olarak rububiyet ve ubudiyetin birbirine karışması durumu söz konusudur.
Ayrıca sadece zenginlikte de değil, gençlik dediğimiz; her insanın en çevik, güzel ve ihtiyaçsız olduğu bir zaman dilimi de buraya girmektedir. Burdan yola çıkarak şöyle deriz: gençlik de ihtiyaçsızlıkla birlikte ego ve kibirle oluşan tanrısızlığa sebebiyet verir.
Gençliğini yitiren birçok insanın yaşının ilerlemesiyle yaratıcı kavramına inanmaya başlaması, zenginin ise malını yitirdiğinde asıl mal sahibini bulmasının neticesinde anlaşılıyor ki;
İnsana bahşedilen sonsuz acizlik içindeki az bir ilahlık güdüsü kişiyi bu hale getiriyorsa, tam tersi şeklinde, insanda sonsuz güç yetisiyle birlikte az bir acizlik olsaydı bu sefer O'nu kabul etmemede ne derece ileri giderdik?
Sözde zenginlerin ve gençlerin girdikleri ihtiyaçsızlık sarhoşluğu ile yaratıcıyı reddetmiş olmaları hiçbir şey ifade etmemekle birlikte bu reddediş kendilerini en ihtiyaç sahibi olarak bulacakları son nefese kadar sürebilir.
Şimdi de tesettür ve fakirlik algısının neden oluştuğu konusunu incelersek; en başta medeniyetten yoksunlukmuş gibi görünen bu giyim kime ve neye göre medeniyetsiz? Eğer bu medeniyetsizlik göstergesi ise bu durumda sahıslar adedince medeniyet ve ahlak kavramı ortaya çıkar. Makam, mevki ve zengin olmak gibi sıfatlar ise buradaki olayda tamamen kişinin cüzi ihtiyari meselesi olur. Yani kendi tercihlerinden dolayıdır. Makam ve mevkiye yönelmemek şahıslara bağlanılabilecek meselelerdir. Böyle olmasa dahi kendini açığa vurmamalarından kaynaklı böyle bir algı oluşturulmuştur.
Reklam yapmamak, göz önünde olmamak ve o kişileri makam ve mevkiden uzak görmek müslüman kadın veya erkeğe olan algının bu yöne kaymasında sebebiyet verir.